8 Haziran 2013 Cumartesi

milan kundera - varolmanın dayanılmaz hafifligi

Kundera ile tanışmam bu ismi en vaatkar ve en cekici gorunen romanı varolmanın dayanılmaz hafifligi ile oldu. Tanısma icin guzel bir kitaptı. Aslında bazı yorumlara gore aslında kundera'nın diger kitaplarının daha iyi oldugu ama isminin çekiciliginden dolayı bu kitabın daha çok okundugu soylenir. Ben de bu kitabı okuduktan sonra kunderanın kundera'nın kurmaca içermeyen eserlerinin ya da eserlerinin kurmaca olmayan kısımlerının daha guzel olacagını düşünüyorum. Kundera güzel roman yazsada, roman teknigi alısılmısın dısında ve insanı ceken bir tarzda da olsa, ben kurmaca olmayan kısımlarını daha cok begendigim icin kapıldım bu düşünceye.
Öncelikle kundera'nın yazım teknigi alışılmış roman tarzının dışında. Romanın bircok yerinde yazar olarak araya girip bazı şeyler anlatıyor(murat belge kitaba yazdıgı onsozde bunun kundera'nın sesi olmayabilecegini yazıyor), sanki romanın olayları kendisinin dışında gelisiyormus gibi. Ama bilindigi uzere romancılar cogu zaman karakterleri yarattıktan sonra onların akısına kapılırlar ve onlar uzerindeki kontrollerini kaybederler. Kundera'nın kitabına bu acıdan yaklasınca, araya girip olaylarla ilgili birseyler anlattıgı, mukayyeseler yaptıgı yerler gayet normal gorunuyor.
Baska bir acıdan bakınca, bu anlatımın roman anlatımı dısına cıktıgı kısımları kitabın asıl konusu sayabiliriz. Çümkü bütün kitabı onlar aydınlatıyor ve roman kısmını anlatılan bir konunun daha iyi anlaşılması için kullanılan kurmaca gibi hayal edebiliriz. Orda yaptıgı felsefi acıklamaları, karşılaştırmaları, çelişkileri roman karakterlerinin hayatlarında görüyoruz çünkü. Ama cevapsız sorular roman kurmacasında da cevapsız kalıyor.
Kundera kitapta sıksık düşünce ufuklarımızı genisletecek farklı yaklaşımlar sergiliyor, bir köpegin sevgisinin bir insanın sevgisinden daha iyi olması, ya da aşk ve seksi birbirinden tamamen ayırması.ancak bütün bu yaklaşımların temelini zıtlıklar üzerine kurduğunu düşünüyorum, roman karakterleri bile zıtlıklar taşıyor. Thomas icin tereza ve sabina birbirinin zıttı, sabina icin franz ve thomas birbirinin zıttı vb. Zaten kitabın adı da bir zıtlıklardan birinden geliyor; varolmak bir ağırlı mıdır yoksa hafiflik midir.
Kitapta zaman duz bir şekilde ilerlemiyor. Belli bir ilerlemeden sonra bazı gecmisteki olaylara(kitapta anlatılanlardan) dönülüp bu defa olayın içinde bulunan başka bir kahramanın bakış açısından anlatılır.işte bu geri dönüşlerde kundera kimi yerlerde dile getirdigi zıtlıkların ve yaptığı karşılaştırmaların ve çelişkilerin her bir birey için farklı cevapları olduğunu gosterir bize.
Kitapta tum bunların dışında ana kurguda işlenen bir işgal ve bir aşk vardır. Bu işgalin gerçek hayatta da kundera'nın hayatına onemli bir etkisi vardır. Yani karakterlerinde hep bir nebze onu bulabiliriz, ama kendisinin de dedigi gibi karakterler hep yazarın hayatında kenarında dolaştığı ama geçemedigi sınırları geçmiştir. Bu yönden karakterler yazarın bir ozlemini barındırır. Ama belki de thomas'taki kadınlara ilgiyi kendinden vermistir, ya da sabina'nın vatanına donmemesini ya da franz'ın arayışını. Ama kenarında dolaştıgı sınırların bu karakterlerin neresinde gizli olduğunu belki hiç bilemeyecegiz.

Kitapta ilgimi çeken bazı detaylar:
*murat belge'nin önsözde güzel sanatlarda muhalefetin daha köklü bir estetik imkan hazırladığını savunması,
*kundera'nı ihaneti setleri yıkmak ve bilinmeyene dogru başını alıp gitmek olarak tanımlaması ve bu tanımlamada ihanetin aslında nerden baktıgımıza gore anlam kazandıgını gostermesi,
*gizliligini kaybetmeyi herşeyi kaybetmekle eşdeger tutması,
*sadece bir defa olan seylerin anlamsız oldugunu, hiç olmamış gibi olduklarını, sadece tekrarlanan şeylerin bir anlamının oldugunu, onların gercekten gerceklestiginin ve digerlerinin aksine onların dogrusunun ve yanlışının olduğunu bu yüzden tarihin ve insan yaşamının anlamsız ve yaşanmamış gibi olduğunu yineleyerek tekrar tekrar savunması.

Godot'yu Beklerken

Beckett’in bir başyapıt olarak kabul edilen bu eseri için hep Godot’nun gelmeyeceğine vurgu yapılır. Evet Godot’u belki gelmeyecektir ama Godot’yu beklerken meydana gelen olaylar ve diyaloglar en az Godot’un gelmeyecek olması kadar önemlidir. Ayrıca karakterlerin öne çıkan özelliklerine dikkat etmek gerek. Ben karakterlerin aslında insanın içinde birbiri ile çelişen ama yine de hep beraber olan kişilik özellikleri ya da kişilikler olabileceklerini düşündüm. Esteragon’un her şeyi unutması, zaman ve yer algısının olmaması, var olmayan şeyler görmesi ve var olan bazı şeyleri görmemesi, gerçeklerden kopukluğunu gösteriyor ve isteklerini sürekli tekrarlaması onun aslında gerçekleri pek umursamadığını gösterir. Vlademir ise gerçeklerin içinde kaybolmuştur, hayatı gerçeklerden oluşur. Vlademir ve Esteragon, Godot’yu beklerken hep ne yapacaklarını bilemez bir haldedirler, sürekli bir ne yapacaklarının arayışı vardır. Godot’un o akşam gelmeyeceğini söylemeye gelen çocuğun varlık sebebini pek anlamadım ama umudu ayakta tutan bir hayal olabilir. Vlademir ve Esteragon ikili diyaloglarında hayata ve çevreye çeşitli felsefik bakış açıları sunuyorlar ama bakış açıları birbiri ile tutarlı değil ve metnin tamamında karakterlerin temel özelliklerinden biri tutarsızlıktır.
Bir benzetme yaparsak, Esteragon’u bilinçaltı, Vlademir’i bilinç, Godot’yu bilincin ve bilinçaltının istediği bir istek/ihtiyaç olarak görebiliriz.

8 Ocak 2013 Salı

Robot versus Historical Person


Borges and Nietzche are figures who like to take the things to extremes, they like to make their points with impossibly extreme examples. Nietzche describes an extreme concept with historical person and Borges uses an extreme example for remembering as Funes the memorious. Eventhough these both are extremes in the same subject and they are about too much remembering, they do not match, even I dare to say Funes is not a historical person at all.
When conceptually considered, Funes has most of the characteristics of a historical person. He remembers everything, he doesn't let anything go, he doesn't live in the present. However he doesn't live in the memories of the past, he just record everything. For a historical person, everything is based on history but not for Funes.
The reason I don't think Funes is a historical person is more about being a person. Funes is not a person at all eventhoug he is a fictional character. He seems more like a robot and not even a today's design robot. He is like first robots, and the way both Funes and those robots function is recording, sorting information and accepting new information inputs.

Texts refered in here are "On the Use and Abuse of History for Life" by Nietzsche and "Funes the Memorious" by Borges.

Note: This is kind of homework for AE222 course at Boğaziçi University to Aylin Vartanyan.

Forgetting, Rememberring and Obsessing


Leonard in the movie Memento has a very strange memory considering what and/or how he remembers and he doesn't remember. His amnesia is not forgetting some time interval from the past but it is forgetting recent events in some periods and he remember the past very well. It is short term memory loss.
In many aspects of memory, he is like just a person who doesn't have this condition. However his condition changes him in a way.
First I would introduce a term; organic memory which refers to the memory of the mankind and implies its insufficiency. Refering to my writing before this one, our organic memory can be false and it is usually reconstructed from our current perspective. Eventhoug Leonard's organic memory doesn't work properly, he reconstructs his memory by removing some of his notes and burning some of the pictures he took, also there are implication about Leonard has a twisted memory for the past he remembers. The reason he have taken these actions was to remember what he wants to remember and people without amnesia do exactly the same thing for the same purpose. This is the most definitive charecteristic/flaw of the organic memory and Leonard is no different than any one else in this case.
However, he is driven by his obsession to the past he remembers. The last thing he remembers is his wife is been raped and/or murdered. These memory is the cause of everything he does during the movie. His whole purpose become to find and kill the rapist/killer of his wife. The way his condition changed him is that he is obsessed with the memories he remembers because he cannot make new memories. Same thing can be observed in people without amnesia but in Leonard's case it is caused by his amnesia.
If we evaluate Leonard according to the concepts Nietzsche introduces in his article “Use and Abuse of History”, the historical and unhistorical concepts are colliding in exact opposite way of Nietzsche's suggestion for a healthy thinking. In other word, Leonard is neither historical nor unhistorical and he is definetely not supra historical.
He remembers some of his memories and he forgets some of his memories but he is not controlling what he remembers and what he forgets so he has no plastic power and he cannot transform anything within his horizon eventhough the borders of his horizon are defined.
At the same time he is both historical and unhistorical. He remembers the past before the accident too much so he is historical. However he is like a 'cattle' in peresent time, he cannot remember if he is happy or not so he is unhistorical.
However his obsession to the past he remembers drives him away from being unhistorical.

Note: This is a reflection to the movie Memento with the concepts defined in Nietzsche's "Use and Abuse of History" for AE222 course at Boğaziçi University to Aylin Vartanyan.

11 Temmuz 2010 Pazar

Sabahattin Ali’nin Kağnı, Ses Kitabındaki Öykülerde Çocuk Tipleri

Sabahattin Ali’nin bu kitabını incelediğimizde genelde tipler çizdiğini görürüz. Her öyküdeki her karakter bir karakter değil bir tiptir, bir kesimi yansıtır. Zübeyde Şenderin’in tespitine göre Sabahattin Ali’nin karakterleri ağırlıklı olarak köylü, eşraf, bürokrat, aydın, doktor, kadın, mahpus, jandarma ve işçi kesiminden tiplerdir. Gerek Şenderin’in tespitine gerekse kitabın geneline dikkat edersek, Sabahattin Ali’nin çizdiği tipler ağırlıklı olarak erkekleri sonrasında kadınları köylü ve şehirli kadınlar olarak ele almaktadır. Fakat çocuk karakterler aradığımızda onlara Sabahattin Ali’nin öykülerinde çok az rastlarız.

Kağnı, Ses kitabında onca öykünün neredeyse tamamında toplumun farklı tabakalarından kadın ve erkek figürleri görebilirken bütün kitapta sadece iki öyküde çocuk karakterler karşımıza çıkar. Bu öykülerde de; Apartman öyküsünde çocuk babasının gözünden anlatılırken çocukların başkarakter sayılabileceği Arabalar Beş Kuruşa öyküsünde ise Sabahattin Ali çocukları toplumsal eleştiri için bir araç olarak kullanır.

Apartman öyküsünde karşımıza çıkan çocuğun önce babası anlatılır. Babasının çalışma şartları anlatıldıktan sonra çocuk ortaya çıkar fakat o da çalışmaktadır, küfecilik yapmaktadır. Babasının anlattıklarından çocuğun babası düzenli olarak iş bulamadığı için aile geçimine katkıda bulunmak için çalıştığını öğreniriz. Sabahattin Ali bunu yaparak çocuğu kendi yaş grubundan bir tip olmaktan ziyade çalışan, ekonomik zorluklar çeken bir gurubun temsilcisi haline getiriyor.

Çocuk ve uşak arasındaki diyalog ve ilişkiler zengin ve fakir ilişkisi olarak anlatılıyor. Uşak efendisinin temsilcisi olarak çalışan ekonomik olarak daha aşağı bir gruba mensup olan küfeci çocuğu eziyor. Çocuk merdivenleri çıkarken zorlanması ise temsil ettiği grubun, çalışan kesimin, yapmaları beklenen işler için fiziksel olarak ne kadar yetersiz olduklarının göstergesi olarak kullanılmıştır, aynı zamanda babanın yapması gereken ve çalışma şartları anlatılırken bunları yapmanın ne kadar zor olduğu ve öykünün sonunda çatıdan düşmesini de göz önüne aldığımızda.

Fakat çocuğun merdivenleri çıkarken zorlanmasını günümüz perspektifinden bakarak yorumlarsak, çocuk işçiliğinin ne kadar yanlış olduğunun bir kanıtı olarak alınabilir. Çocukların fiziksel gelişim süreçlerinin çalışmaya uygunsuz olduğunu görebiliriz bu hikâyede. Ama bunlar muhtemelen Sabahattin Ali’nin anlatmak istediği şeyler değildir.

Fakat çocuk muhtemelen(çünkü bu kısımları dışarıda olan babanın gözünden anlatılıyor.) küfesini taşıyamayıp iki şarap şişesinin kırıp kapı dışarı edildiğinde, küfeci çocuk tiplemesi olarak çiziliyor, çalışan sınıfın temsilcisi olarak değil. Çocuk küfesinin ipinden tutup arkasından sürükleyip dışarı çıkıyor, bir çocuğun oyuncağına ip bağlayıp arkasından sürüklemesi içgüdüsü ile aynı şeyi küfeye yapıyor. Çocuk çocuğun ağlaması ve anlaşılmaz şeyler söylemesi ise çocuğun istediği şeyi elde edemediğinde mızmızlanması ile aynı minvalde bir olay. Çocuk ağlayıp sızlıyor ama uşak efendisine yaranmak için onu umursamıyor hatta hakaret edip defetmeye çalışıyor. Ama buradaki olay aynı zamanda çalışan kesimin mal sahiplerine karşı ezildikleri ve haksızlığa uğradıkları zaman bile seslerini çıkaramadıklarına yorumlayabiliriz. Ama çocuğun “o kadar yerler dolaştırdınız, paramı verin hiç olmazsa!” (Ali, s.81) demesi onun çocuksuluğunu, hayatı henüz bilmediğinin bir belirtisi. Ve bu nokta da o sadece bir çocuk, daha fazlası değil.

“Çocuk gitmek istemiyordu. Şimdi para filan istediğinden değil, ayağının acısından, olduğu yerde kalıyordu…” (Ali, s. 82) cümlesinden anlaşılacağı çocuk acıya katlanamıyor ve çocuklar acı çektiğinde şefkate ihtiyaç duyarken, bu çocuğun aldığı yegâne şey daha çok ezilmek. Çocuk acı çektiğinde anne babasından şefkat görmesi gerekirken burada ait olduğu sınıftaki herkes gibi acı ezilmekte. Çünkü ima edilen yazar, ekonomik olarak üstün olan sınıfın daha düşük ekonomik güce sahip kişileri çocuk veya yetişkin ayırt etmeden hepsini aynı kefeye koyup kendilerine hizmet etmeleri gerektiğini düşündüklerini bize yansıtmak istemektedir. Ayrıca bu sınıfın çocukları da ezmekten çekinmediklerini anlatmak istiyor olmalı.

Kısaca apartman öyküsündeki çocuk ekonomik olarak alt tabakadan birini temsil etmektedir ama kısmen de olsa bu tabaka da bir çocuk olmayı da görmekteyiz öyküde.

Arabalar Beş Kuruşa öyküsünde iki küçük arkadaş başkarakterler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çocuklardan birinin fakir bir aileden birinin ise zengin bir aileden olması bize yazarın çocuk karakterlere yaklaşımını ve zengin çocukları ve fakir çocukları nasıl karşılaştırdığını, yoksa ikisini sadece çocuk olarak mı değerlendirdiğini görme imkânı sunuyor olması açısından önemlidir.

Zengin olan çocuğa baktığımız, onun hakkında yapılan ilk betimlemeden zengin çocuğu olduğu çok kolay anlaşılıyor, ama çocuğun dış görünüşüne anne babası karar verdiği için normal karşılanabilir. Fakir olan çocuk ise iyi beslenememiş, yaşıtları kadar fiziksel gelişme gösterememiş, bir çocuk profili görüyoruz. Yani yazar çocukları betimlerken açık ve net bir şekilde birinin fakir bir aileden geldiğini ötekinin ise zengin bir aileden geldiğini vurgulamaktadır.

Zengin çocuk dükkândan çıkıp fakir olan arkadaşını görünce koşarak yanına gidip elini tutuyor öyküde. Burada çocukların aslında ailelerinin zengin veya fakir olmasını umursamadıklarını ve bu sınıf farkına rağmen arkadaş oldukları vurgulanmaktadır.

Zengin çocuğun badem ezmesi yemesinin anlatıldığı paragrafta, zenginlik çocuğun betimlemesi kullanılarak tekrardan vurgulanmış; beyaz tozluklu çocuk, yün eldivenli eller gibi tanımlamalarla. (Ali, s.86) Fakat çocuk cebinden çıkardığı kese kâğıdındaki badem ezmesini arkadaşı ile paylaşmaktan çekinmiyor. Burada badem ezmesi yemenin o günün şartlarında bir zengin alışkanlığı olduğu vurgulanırken, çocuğun yine de çocuk olduğu, badem ezmesini arkadaşı ile paylaşmasından anlaşılmaktadır. Yazar bazı öykülerinde zenginleri suçlamaktan çekinmezken, bu öyküde zengin çocuğu değil suçlu göstermek gibi bir eğilim tam tersine onun zengin bir aileden gelmesine rağmen masumluğunu hala kaybetmediğini vurgulamaya yönelik bir davranış sergilemektedir.

Çocukların derslerle ve okul ile ilgili konuşmalarında, farklı sınıftan iki çocuğun sahip olduğu imkânlar ön plana çıkarılmaktadır. Fakir çocuk okuldan geldikten sonra sadece iki saat ders çalışabilirken, zengin çocuk istediği saatte çalışabilmektedir. Zengin çocuk yapamadığı ödevini “beybaba”sına sorabilmektedir. Örneklerden de anlaşılacağı gibi çocukların sahip olduğu imkânlar birbirine yakın olmaktan çok uzak. Ama zengin çocuğun yapamadığı ve “beybaba”sına soracağı ödevi fakir olan kendisi yapmıştır bile ve arkadaşına nasıl yaptığını anlatmaktadır. Bu durumdan üç sonuç çıkarabiliriz: birincisi demin ki örneklerdeki gibi sahip oldukları imkânların eşit olmadığını; ikincisi yazarın fakirlerin daha zeki olduğunu ima ettiğini, üçüncüsü ise fakir çocuğun kendi imkânlarının arkadaşınkilerin yanında devede pire kalmasına rağmen arkadaşına yardım etmek istediğini.

Sonrasında çocuklar sınıfta oturdukları yerleri ve sıra arkadaşlarından bahsetmeye başlıyorlar. Fakir çocuk yanındaki arkadaşını kaldıramayacağını, onunda kendileri gibi “fıkara” olduğunu söylerken, zengin olan yanında oturanın ağzını koktuğunu ve kaldıracağını söylemektedir. (Ali, s.87) Bu konuşmada çocukların ne kadar masum olsalar da, ait oldukları sınıfların özelliklerini de taşıdıkları anlatılmaya çalışılmaktadır. Burada zengin çocuğun sıra arkadaşının kendisi ile aynı ekonomik tabakadan olduğunu varsayarsak, zenginler arasında sınıf dayanışması görülmezken, fakir kesimde sınıf dayanışması gözlemlenmektedir. Fakir çocuk zengin olan çocukla arkadaş olmasına rağmen onun için kendi sınıfından birinden bir şey istemekten çekinmektedir.

Öykünün bundan sonraki kısmında, zengin çocuğun annesi çocuklara müdahale eder ve daha önce bahsedildiği gibi yazar çekinmeden kadın hakkında suçlayıcı bir anlatım yolu seçmekten çekinmez. Kadın fakir çocuğun koluna şemsiye ile vurur, çocuk ağlar, zengin çocuk onun kendisinin arkadaşı olduğunu söyleyince daha bir kızar ve öykünün sonunda her iki çocuk yaşlı gözlerle birbirine bakarlar.

Öykünün sonu kesinlikle dramatize edilmiş olmakla beraber, öykü genel olarak sınıf farklarının yetişkinler tarafından önemsenen bir konu olduğunu çocuklar kendi sınıflarına ait birtakım özellikler taşısalar bile esasında sadece çocuk oldukları ve onların bu sınıf çatışmasının bir parçası olmadığını anlatmaktadır.

Yazarın bu iki öykünün dışında çocuklardan neredeyse hiç bahsetmemesi, bir iki satırla birilerin çocukları olduğundan bahsetmek dışında, aslında biraz garip bir durum. Yazarın çocuklardan bahsetmemsinden de bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Yazar özellikle çocukları yazmaktan çekiniyor olabilir. Çünkü yazar yazdığı karakterleri genelde tipleştirmektedir ve ezilen ve ezen diye ikiye ayırmaktadır ama çocukları tipleştirmek istemiyor olabilir veya çocukların birilerini ezebileceğine inanmıyor. Ama çocuklara ezilen kimliği vermekten çekinmemektedir. Çünkü yukarıda incelediğimiz üç çocuk karakterinden fakir olan ikisi ezilen olarak karşımıza çıkmaktadır bir noktada.

Yazarın çocuk karakterler konusundaki yaklaşımını bu kadar az karakterle yorumla zor görünmektedir. Yazarın demin bahsedilen çocuk karakterler konusunda temkinli olmasını da göz önüne alırsak kesin olmamakla beraber bazı çıkarımlarda bulunabiliriz. Her üç karakterde de göze çarpan ilk şey ne olursa olsun onların her zaman masum tipler olması. Zengin olsa bile bir çocuğun diğerini ezmemsi bir diğer önemli nokta. Fakir olan çocukların yetişkin fakirler gibi yetişkin zenginler tarafından ezilmekte her iki öyküde de, yani zengin kesim çocukları bile ezebilecek kadar vicdansız, yazara göre. Arabalar Beş Kuruşa öyküsünde yukarıda belirtildiği gibi çocuklar ait oldukları sınıfın bir takım özelliklerini taşır, ne kadar masum olsalar bile. Bütün hepsinden çıkaracağımız sonuç ise, yazar çocuk tipler yaratmaktan çekinmektedir.

Kaynakça

Ali, Sabahattin. Kağnı, Ses. İstanbul: Varlık Yayınları, 1965, üçüncü basım.

Şenderin, Zübeyde. “Sabahattin Ali’nin Hikayelerinde Toplumsal Eleştiri”. Hece Dergisi, Türk öykücülüğü özel sayısı, sayı 46-47, Ekim-Kasım 2000. istanbul

Not: bu yazı Boğaziçi Üniversitesin'de Hülya Bulut tarafından verilen Tk222 dersine ödev olarak hazırlanmıstır.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Murathan Mungan’ın Gece Elbisesi Öyküsü Üzerine

Murathan Mungan “Gece Elbisesi” öyküsünde olayları harici bir anlatıcının dilinden aktarmaktadır. Anlatıcının harici olmasına rağmen, anlatıcı bütün olaylara hâkim değildir ve herkesin iç dünyasını görememektedir, sadece öykünün başkahramanı olan Ali’nin iç dünyasını ve duygularını ifade etmektedir, geri kalan olayları okurla birlikte olaylar geliştikçe öğrenmektedir, bu sebeple öyküde zaman atlamalarına rastlanmamaktadır.

Anlatıcı olaylara dışarıdan bakıp anlatmasına rağmen her şeye aynı mesafede davranmıyor. Örneğin toplumun yargılarını anlatırken okurda imalarla bir alay etme izlenimi yaratma eğilimindedir. Toplum eleştirisi yapmak içinde hep Ali’nin annesini kullanmaktadır. Ayrıca Ali’nin annesinin batılı olması ve eleştirilen toplumunda doğu toplumu olması manidardır. Bu doğu batı ayrımcılığı yapmaktır. Batılı kadının, doğudaki ensest ilişkileri oğluna en ince detayına kadar kocasının yaptıklarını anlatması ve bundan midesinin bulandığını söylemesi doğunun iğrenç insanlarla dolu olduğunun batılıların ise seçkin olduğuna bir vurgudur. Anlatıcının bütün öykü boyunca toplum eleştirisi için kullandığı silahı Ali’nin iç dünyası ve duygularıdır, Ali göstermek istedikçe toplumun görmek istemediği, hakkında konuşmaktan itinayla kaçındığı iç dünyası ve duyguları. Bu eleştiriyi yaparken anlatıcının toplumun doğu toplumu olmasına vurgu yapmaması tesadüf olmasa gerek. Çünkü öyküde “Dünya erkekti.” Ve buna benzer sözler kullanmaktan çekinmemesi aslında bunun bütün toplumlarda mevcut olan bir durumun eleştirisi olduğu çıkarımı yapılabilir.

Murathan Mungan bu öyküsünde işlevsel olmayan karakter kullanmamıştır. Bir grubu ya da insan profilini sembolize eden kişiler isimleri ile anılmamaktadır. Ali’nin halaları toplumun isteklerini ve inançlarını temsil etmekte olup bunları Ali’ye dayatmaya çalışmaktadırlar. Ali’nin annesi batılılığı ve batılı düşünceyi temsil etmekte olup Ali’nin halalarında ve babasında toplumu eleştiren karakter olarak yer alır öyküde. Ali’nin babası ise toplumun ayrıcalıklı bireyi olan aile reisi, erkek olarak her şeyi yapmaya hakkı olan ve hesap vermek zorunda olmayan ulaşılamaz kişiyi temsil eder ve Ali hiçbir zaman ona ulaşamaz.

Ali’nin dedesi ise bir zamanlar toplumun parçası olan fakat artık toplumun ne değiştirmeye çalıştığı ne de umursadığı bir bireydir, Ali isteklerinin toplum tarafından kabul görmediğini ve istediği kişi olamayacağını fark ettikçe dedesine benzemek istemektedir, çünkü dedesi toplumun yaptıklarına veya söylediklerine nasıl tepki verdiğini umursamadan istediği gibi yaşamaktadır.

Ayrıca Ali’nin kendini tanıma ve bulma yolunda ona neler istediğini fark ettiren kişilerde önemli bir rol oynar öykünün gidişatında. Ali’nin beraber oyunlar oynadığı kişiler bunların başında gelir, oynadıkların oyunları herkesten gizli tutmaları ise bunların toplumun kabul etmediği ama Ali’nin isteklerine hizmet ettiğini gösterir.

Aliye Suzan ise Ali’nin her zaman olmak istediği kişinin ta kendisidir. Ali’nin Aliye Suzan’a dönüşmesi yaşadığımız fiziksel dünyanın gerçekliğine aykırı iken anlatıcının yarattığı öykünün gerçeklik sınırları içerisinde yer almaktadır, çünkü anlatıcı Aliye Suzan’ın ölmesi ile Ali’nin ortadan kaybolmasını birbirine denk getirerek okuru Aliye Suzan’ın Ali’nin yarattığı bir hayali karakter olmadığına ve öykü içerisinde bir gerçek olduğuna inandırma yoluna gider. Aliye Suzan’ın çevresindeki İstanbul sosyetesindeki karakterler ise Ali’nin sürekli özlemini duyduklarını gerçekleştirebilmesi için kaçınılmaz olarak orda olmak zorundadırlar. Ali’nin dönüştüğü Aliye Suzan’ın bir dul, çapkın ve zengin bir sosyete kadını olması belki de Ali’nin istediklerine en rahat ulaşabilecek yol olması sebebi iledir. Aliye Suzan’ın sahip olduğu ve sahip olmak istediği bütün erkekler ve ona erkeklerle ilgili bilgi sağlayan ve ayarlamalar yapan Huşber, Ali’nin sahip olmak istediği her şeye sahip olmasına sağlama işlevini yerine getirir. İtalyan gazeteci ise bir önceki Öyküdeki masal bekçisinin söylediği “dünyanın en güzeli bile olsan, hayır diyecek istisnalar vardır” sözünü doğrulamakla yükümlü karakterdir.

Bir de toplumun eli silahlı bekçisi olan doktor vardır. Toplumun istediği gibi bir birey olmayan Ali’yi topluma kazandırmak(!) ile yükümlü kişi, bilimin gücünü toplumun üstün yararının(!) hizmetine sunup Ali’yi toplumun norm sınırları içinde bir birey yapan kişi.

Öykünün geçtiği mekânlar, anlatı içinde önemli olan unsurun Ali’nin iç dünyası olması sebebi ile önemsi iken Ali’nin toplum ile uyumsuz bir birey olması sebebi ile topluma getirilen eleştirilerin coğrafyaya bağlı olması sebebi ile önem kazanmaktadır. Bu mekânlar çoğunlukla Türkiye’nin güney doğusunda yer almakta ve öykünün büyük bir bölümü Mardin’de geçmektedir. Ali’nin her seferinde toplum ile uyumsuzluğunu tekrardan gözler önüne seren ya da yeni istek ve arzularının farkına varmasını sağlayan çevre illere seyahatlerde yer almakta öyküde. Aliye Suzan ise gece hayatının kalbi olan İstanbul’da yaşamaktadır, bu da Ali istediklerine gece yaşamında daha kolay erişebildiği içindir.

Sonuç olarak Ali’yi bütün bu kişiler ve mekânlar çerçevesinde baştan tanımlarsak; Ali toplumun istediklerinden farklı biri olmak isteyen ve topluma uyum sağlayamayan bir bireydir. Annesi de içinde yaşadıkları toplumla uzlaşamamaktadır ancak halaları ve annesi onu kendi kültürleri ile yetiştirmeye çalışırken Ali ise her iki kültüründe kabul edemediği istek ve arzular içerisindedir. Sonunda şok tedavisi ile toplumun istediği bir bireye dönüştürüldüğünde ise ortaya çıkan Aliye Suzan, Ali’nin sıkışıp kaldığı toplumundan ve erkek bedeninden kurtarıp, ülkenin ayrıcalıklı insanları arasında her yaptığı normal karşılanan bir kişilik olarak Ali’nin yıllarca özlemini çektiklerini elde etmesini sağlıyor.

Not: Bu yazı Boğaziçi Üniversitesinde TK221 dersi kapsamında Hülya Bulut'a ödev olarak yazılmıştır.

29 Ekim 2009 Perşembe

SOCIAL ROLES IN ERNEST HEMİNGWAY'S CAT IN THE RAİN

In “Cat In The Rain” Hemingway doesn’t state any personal name until to the famale character wife returns to the room. After her return to the room except George, the husband, no one still has a name. Hemingway just used names that show the social roles like husband, wife, maid, hotel keeper. This is generalization of the story to all life. Article isn't about a specific husband and wife, it is about any wife and husband. That is why Hemingway doesn't state any personal names. If this is not about a specific husband and wife, why does not husband show any attention to his wife and how can he be so confident about not showing attention?
Article is about an American couple and the author is also American, so he is using his society as background. USA is a patriarchal and conservative society. In such societies, the most important figure is white, western, intellectual male, just like husband in the story,and the all rest is created for him.
The husband has all the features that an important figure should has. Author is emphasizing this importance during the whole story by his behaviours. The husband doesn't care about anything around. He doesn’t care about what is going on outside of the window. He is not paying any attention to what his wife is going to do or what she wants to do. He is just saying something to be kind like "don't get wet" but just saying, not doing anything, because his patriarchal and conservative society puts him in the centre of the world and everything must serve him.
The wife also has a social role in patriarchal and conservative society, and the wife in the story is following this social role. The wife should serve her husband and do what her husband wants. In the story we can see that husband's demands are more important then wife's. When she says she wanted long hair, the husband replies he likes it as it is and it stays as it is. In short, the husband decides for her hair. She is seeking for attention, interest and love but the husband doesn’t give any effort to do this because he is “supreme” person at the social roles. However the wife must always stand there for him and wait for the times he needs her. What else can poor wife do in a patriarchial society? As we see in the story, the wife cannot do anything and she is stuck in her social role.
There are also some other peripheral characters besides the wife, because the only central one is the husband. These are the hotel keeper and maid and they are just playing their role to please the supreme one, they are serving the wife but it is just because of her husband. According to them wife is also supreme because they are working class but the wife is a member of a higher class due to her husband. They are trying to serve the wife with their best by sending cat or umbrella, listen to her with all their attention. There is no appearent serving to husband by the hotel keeper and maid. However, by the help of some observations, we can quickly realize some points. He is at a hotel, most probably by his will, not wife's will, there must be a hotel keeper to serve him all the facilities in the hotel. Also he is in the bed during all story, it must be very comfortable to stay that much in, and we know that a maid is required to make bed comfortable. Maybe this serving to the husband can't be concluded from story but ı guess the author puts this concept unconciously, he just creates the concept from his society and this is an interpretation of society other than article.
The husband has a name after the wife returns to the room. It is stated as George. Here, his supremacy is emphasized again. He is someone but all others are social roles he needs, he is at the centre of everything. George is also a very common name in American society and also there are some supremes of supremes who has name, George like George Washington. This is emphasizing the husband's importance by either giving just him a personal name or establishing a connection between the husband and important figures.
Patriarchal and conservative society imposes the white, intellectual, western man as supreme. The wife is serving him and also all the working class is serving them. The author is uttering this in his story by mentioning them as their social status not by personal names. He is trying say that all the society is playing according to their social roles and any social role in the story will behave more and less same. And there is only one supreme, who has a personal name also, decides for everything.


ps: this is an assignment to expository writing course by aylin vartanyan in bogazici university

2 Eylül 2009 Çarşamba

Ernest Hemingway Denizin Degistirdigi

Hemingway'in kısa bir kitabi. ilk elime aldıgımda oyku kitabı oldugunu dusunmustum. biraz okuyunca kararsız kaldım aslında oyku kitabı degil mi diye. cunku butun oykulerde baskahraman aynı kisiydi. ama en son dusuncem kitabın bir oyku kitabı olduguydu.

butun oykulerde baskahraman aynı kişiydi ama olaylar baglantılı degildi pek. daha cok bir kisinin hayatının degisik evrelerinden alınmıs kısa kesitlerdi. aynı kisinin cevresinde gelisen farklı olaylara farklı tepkileri, bir kisinin bize olaylar karsısında bambaska bir insan olabilecegini gosteriyor.

Hemingway, Çanlar kimin için çalıyor ve Silahlara veda'da gordugumuz gibi bir kısım toplumsal olayları kahramanımızın ruh dunyasından inceliyor. bu iki kitabın aksine Denizin degistirdigi'nde toplumsal olaylar daha minimal boyutlarda; savas yerine, kahramanın cocukken gordugu bir intihar veya oldurulmek istenen eski bir boksor gibi.

kitabın bir baska dikkat çeken ozelligi de hep bir golge boksor karakteri. tek bir oykude iki cumlede var olan boksor neredeyse tum hikayelerde insanlar tarafından konusulur ve onun uzerinden bir takım olaylar doner. bu boksorun aynı kisi olup olmadıgı ise hep bir muamma olarak kalır.

kitapta boksor karakteri icin Hemingway'in daha cok şiirlerde alışık olduğumuz imgelem ogeleri kullandığını düşünebiliriz. ayrıca baskarakterin surekli aynı isim olması ve karakterinin farklılaşması kafamızda soru işaretleri yaratıyor. ve son olarak Hemingway bize bu kitabında cok sey anlatıyor ama biz ne kadar anlayabiliriz bilmiyorum. bunlar benim anladıklarımdı kısaca.